SON DAKİKA
Reklam
Reklam

MİLLİYETÇİLİK KAVRAMI

Bu haber 26 Ocak 2018 - 8:47 'de eklendi ve 795 kez görüntülendi.

GİRİŞ: KÖKEN VE TANIM
TÜRK KİMLİĞİ ve Türk milliyetçiliği üzerine bir deneme kaleme almak zorlu bir meseleyle uğraşmak demektir. Zirâ gerek Avrupa’da gerekse ülkemizde, adı konulmuş bir ideolojik düzlemde ele alınmaya başlayalı beri milliyetçiliğin târifi üzerinde bile anlaşmaya varılmış değildir.
Millet ve milliyetçilik söz konusu edildiğinde belki de târiflerden önce neden bu kadar çok târif ve tanımın bulunduğunu sorgulamak gerekiyor. Tıpkı Nasreddin Hoca’nın fili gibi, herkes konuyu başka bir açıdan ele almakta, bu kavramı kimi itham, kimi ilzam, kimi de tebcil etmektedir.
Milliyetçilik şemsiyesi altında Adolf Hitler de Gâzi Mustafa Kemal de yer alabilmektedir. Memleketimizdeki hemen hemen bütün siyâsî partiler milliyetçi olduklarını söylemekte, farklı düşünsel argümanlarla politika yapan mahfiller hep mezkûr kavrama bağlı olduklarını ifâde etmektedirler.
Necip Fâzıl, Nihâl Atsız, Yahya Kemâl gibi edip ve düşünürlerimiz hep milliyetçi olarak bilinegelmişlerdir. Öyledirler; fakat bambaşka fikir ve gâyelerle beslenmiş, bambaşka târifler içerisinde milliyetçilik gütmüşlerdir. Peki ya Atatürk milliyetçiliği? Bundan anlaşılması gereken şüphesiz, Mustafa Kemal’in milliyetçilik üzerine görüşleri, anlayış ve hedefleridir; ama milliyetçiliğin bir şahsa izâfe edilerek tanımlanması ne kadar doğrudur? Milliyetçiliği dâvâsını yüklendiği milletin adıyla anmak gerekmez mi?
Ziya Gökalp yurdumuzda milliyetçiliği bilimsel – sosyolojik bir planda ele alıp bir program hâlinde sunan ilk teorisyendir. Peki kim, onun sürekli çatıştığı Mehmed Âkif’in milliyetçi olmadığını iddia edebilir?
« Hani, milliyetin İslâm idi. Kavmiyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.
“Arnavutluk” ne demek? Var mı Şeriat’te yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!”
diyen Âkif, İstiklâl Marşı’mızdaki “…kahraman ırkıma bir gül!…” , “…ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl!..” gibi mısralarla millî duyarlılığın son haddine varmış olmuyor muydu? Nitekim Ziya Gökalp dahi ırkı milliyetçiliğin ve milletin aranan ve olması gereken bir ögesi olarak dahi saymamış, soy asaletinin atlarda aranabileceğini belirtmiştir.
Günümüzde de benzeri bir durum söz konusu değil midir? Sol düşünce içerisinde yer alan bazı gruplar ile sağ siyâsî telâkkilerden gelen bazı gruplar meşreplerine göre milliyetçi veya ulusalcı olarak adlandırdıkları, alelumum “Kızılelma Koalisyonu” ismiyle mâruf konsensüsler oluşturmamışlar mıdır?
Milliyetçilik biyolojik, sosyolojik, psikolojik temellerde; hem birbirinden farklı hem birbirinde mündemiç asal değer yargılarıyla çerçevelenmiş ve tanımlanmıştır. Bunlardan hangisi milliyetçiliktir? Hepsi milliyetçilik olabilir mi?
Bambaşka bir problem olarak milliyetçilik primordial, yâni ilkçi-doğalcı bakış açısıyla mı ele alınmalıdır yoksa Fransız İhtilâli’nden ve burjuvazinin, yâni aristokrat kalıtçılığına kafa tutan, sosyal hayatta doğuştan gelen ayrıcalıklarıyla değil çalışarak yer edinmiş ve artık söz söylemek isteyen, güdülmekten sıkılmış orta çapta sermâyedarların hükûmetinden doğduğu kaziyesini temel alıp modern ve bitimli bir düşünce olarak mı değerlendirilmelidir?
Milliyetçilikte ırk ne derece belirleyicidir? Milliyetçilik ırkçılıkla anlamdaş bir kelime midir? Biyolojik ırk, sosyal veya içtimâî ırk ne demektir?
Bu tür genel tartışma konuları dışında milliyetçiliğin çekirdeği millet, özelde Türk milliyetçiliğinin öznesi olan Türk milleti nasıl târif edilmelidir? Türk kimliğini meydana getiren unsurlar arasında neler yer almaktadır? Anadolu’daki târih öncesi uygarlıklar ile Anadolu’ya gelmeden önce yaşadığımız topraklardaki Türk uygarlıkları bu kimlik içerisinde ne ölçüde yer almaktadırlar veya yer almakta mıdırlar? Türk kimliği ve milliyetçiliği lâik nitelikli midir, dinsel içerikli midir? Dinin bu konudaki belirleyiciği ne şekilde olmaktadır, olmakta mıdır, olmalı mıdır?
Görüldüğü gibi yalın ve kolay bir konu değildir milliyetçilik. Bu denemede konuyla ilgili yeni kânunlar ihdâs etmeyeceğiz ve bu karmaşaya düzen de getirmeyeceğiz. Ernest Gellner her ne kadar “milliyetçiliği milliyetçilerden öğrenemezsiniz” dese de biz sâdece kendi dünya görüşümüzle çerçevelenmiş bir milliyetçilik ve millî kimlik tanımına, hem bu soruları hem konuya içinden ve dışından bakanların nazariyelerini tartışarak varmaya çalışacağız. Neticede milliyetçi düşüncenin tuğlalarını diken eller milliyetçi ellerdir.

I. Dışından Konuşanlar
Birer kaziye-i muhkem olmamakla birlikte konuyla ilgili teorisyenlerin özellikle Avrupa özelinde genelgeçer sonuçlara ulaştıkları düşünülebilir; fakat Avrupa merkezci kıymet hükümleri şüphesiz Türk milliyetçiliğinin doğuşu ve gelişimi hakkında bütünüyle kabûl edilebilecek doğruları sunan birer “kateşizm” değildir.
Günümüzde milliyetçilikle ilgili, milliyetçiliğin dışında yer alan hemen hemen bütün kuramcılar modernist bir bakış açısına sâhiptirler. Bu değerlendirmelere göre milliyetçilikle modernleşme vetiresi arasında organik bir ilişki bulunmaktadır. Şöyle ki; bu çeşit bir ilişki vardır ve modernleşme sürecinin erken döneminin temsilcileri olan Fransa ve İngiltere bir kurgu olarak ulusu yarattıkları gibi bu ulusun dayanacağı temel argümanları, yâni milliyetçiliği de yaratmışlardır.
Yaygın kabûl, milliyetçiliğin Fransız İhtilâli sonrasında sözlüklerde yer aldığı doğrultusundadır. Bir kavram olarak şüphesiz milliyetçilik yenidir. Sözcük ilk olarak 1844’te; ama İngiltere’de kullanılmıştır. Jean Jacques Rousseau bütün yurttaşların katkıda bulunması gereken bir “genel irâde”den söz etmiş ve her toplumda o toplumun özelliklerini esas alan siyâsî yapıların kurulması gerektiğini söylemiştir. Bu bildiğimiz anlamda ulus devlet tanımına dönük ilk kuramsal çabalardan sayılır. Aynı şekilde Johann Gottfried Herder de özellikle ana dilinde edebiyatın savunucusu olmuş ve Avrupa’da Lâtincenin akademik alanda uluslarüstü kutsiyetinin kırıldığı bir çağda yaşamıştır.
Çağdaş kuramcıların tezlerine göre milliyetçiliğin genel olarak iki asal olgu üzerinde yükseldiği gözlenmektedir: iktisat ve iletişim. Ernest Gellner, milliyetçiliği sanayileşme temelinde açıklarken Karl Deutsch toplumsal hareketlilik “hipostazına” dayanır. Benedict Anderson ise kapitalist gelişmenin milliyetçiliğin doğuşuna kaynaklık ettiğini savlamıştır. Bu görüşleri kısaca ele aldıktan sonra Türk milliyetçiliği özelinde değerlendirebiliriz.
Gellner, çevirmenlerin ifâde ettiği şekilde bizim genellikle millet konusundaki tanımlar içerisinde duymaya alışkın olduğumuz voluntarist ortak duyguyu veya geçmişin romantik anılarına dayanan organik bir bütünlüğü kabul etmez. Ona göre milletler, milletleşme prosesinin getirisidir. Yâni millet, milletleşmenin nedeni değil sonucu olarak ele alınmaktadır ve bu milletleşme hem sanayi toplumuna geçişin sebebi hem de 19.yy.’ın bu belirleyici toplum modelinin kendi nesnel koşullarından kaynaklanan bir süreçtir.
Sanayileşme sonucunda işçilerin fabrikalarda fabrikaların da kentsel alanlarda toplanması gerek nüfus artışı gerekse artan nüfusun ihtiyaçlarını giderme mecburiyetiyle birleşerek kitle toplumunu ortaya çıkarmıştır. Bu durumda hem doğan hammadde ihtiyâcını karşılamak hem artan işçi gücünün ortaya koyduğu mamûl malların ihrâc edilmesi sorunu sömürgecilik politikalarını doğurmuştur. Nitekim emperyalizm çağı da genellikle 19. yy.’ın ikinci yarısında büyük güçlerin Afrika için kapışmasıyla başlatılır.
Gellner’in sanayileşme sürecine dayalı modeli, tarım toplumlarındaki üst tabaka veya yönetici sınıfla alt tabaka arasındaki uçurumun endüstri toplumunda kapandığı düşüncesine dayanır. Daha önce yönetici sınıfın temsil ettiği kültürün herkesin kültürüne dönüşmesi sonucunda ortaya çıkan kültürel türdeşlik ile bu bütünlüğün içerisinde yer alan farklı unsurlar – etnik, dinsel – arasındaki gerilimden milliyetçiliğin doğduğunu belirtir .
Siyâset bilimci Karl Deutsch’un toplumsal hareketlilik tezi ise siyâsal bütünleşme ve bunu tâkiben gerçekleşen bölgesel bütünleşme olgusundan destek alır. Bu, lokal birliklerden – köy, ilçe, baronluk, dükalık – merkezî devlete yönelen bir bütünleşmedir. Böylece daha fazla iletişim ve buna dayalı iktisâdî hareket kalabalıkları birbirine bağlar ve bu kalabalıkların bir ülkeye âidiyetlerine ilişkin bilinç geliştirmesini sağlar. Ayrıca ticâret yollarındaki canlanma daha önce geçerli olan yalıtık hayat tarzı sebebiyle farklılaşmış lehçeleri de siyâsî ve ekonomik açıdan başat hâle gelen yörenin lehçesi etrafında standartlaştırarak dil bütünleşmesi sonucunu doğurur. İşte bu müteselsil bütünleşmeler aşiret ilişkilerine dayalı bağları çözerek halk kavramını öne çıkaracak, elde edilen birlik bireyleri yararın paylaşılmasında ortak çıkar kavramına götürecektir . Bu konuda Karl Deutsch 1953’te yayınlanan “Milliyetçilik ve Toplumsal İletişim” adlı eserinde matbaaya önemli bir rol atfeder . Bu, bir açıdan Benedict Anderson’un milliyetçi düşüncenin gelişmesini sağlayan birincil sektör olarak matbaa kapitalizmini göstermesiyle benzeşir. Anderson, bu önemli aktörü Francis Bacon’un matbaanın dünyanın durumunu ve görünüşünü değiştirdiği düşüncesiyle giriş yaparak açıklamaya başlar .
Anderson, girişte belirttiğimiz önemli sorunu, yâni milliyetçilik konusunda ortak bir tanıma ulaşamama durumunu milliyetçiliğin bir ideoloji olarak algılanması “yanlış”ında bulur. Kavramı, akrabalık, din gibi soyut ve ele gelmez bağlılıklarla bir potada düşünmenin bu başlangıç sorununu aşmaya yardımcı olacağını savunur . Tanımlara geçmeden, Anderson’un çıkış meselesine ilişkin saptamalarına değinelim: Anderson, modernist bir düşünürdür. Yâni millet mefhumunun yeni bir “şey” olduğunu kabûl eder ve bunu da genel bir kabûl olarak benimser. Ona göre milliyetçilik üzerinde çalışan teorisyenlerin başlıca sorunu “milletin, târihçinin gözündeki nesnel modernliği karşısında milliyetçilerin gözünde sâhip olduğu öznel kadimlik”tir .
Milletlerin arkaikliği konusundaki kuramları Özkırımlı’nın yetkin özetinden aktaracak olursak; terimin milletlerin eski çağlardan bu yana vâr olan doğal yapılar olduğu düşüncesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. İlkçi veya primordialist adı verilen yaklaşım kendi içerisinde “doğalcı” ve “eskilci” olarak ikiye ayrılır. 19. yy.ın geçerli milliyetçilik anlayışı ilkçi yaklaşımdır ve millî geçmiş yaratmada rol alan tarihçilerle devlet kurma amacını güden siyâsîlere bu milliyetçilik anlayışı egemen olmuştur. Bu görüş, milliyetçiliğin her dönemde insanlığın temel niteliği olduğunu savunur.
Eskilcilik olarak çevrilen perennializm adı verilmiş yaklaşıma göre ise târihte değişmeyen millî özlerini koruyan milletler hep vâr olagelmiştir. Millî özün canlandırılması, milliyetçilik ateşinin yeniden yakılmasıyla olur. Yazar burada bir de Kenneth Minogue’un bir alegorisini aktarır. Minogue’a göre millet, ‘uyuyan prenses’, milliyetçilerse onu öpücüğüyle uyandıracak olan prenstir .
İnsan ilişkilerine insanlık târihinin başından beri hâkim olan temel güdülerin başında hısım/akraba olanın seçilmesi olgusunun yattığını savunan kuramcılarla kadim gelenekleri duygudaşlık ve bağlayıcılık ekseninde kutsayan milliyetçilerin düşünceleri örtüşmektedir.
Esâsında ulus devletin yakın zamanlara âit bir gelişme olması, milletin eskil olması fikrinin önünde çok da önemli bir handikap değildir. Karolenjler Fransası kendisini “rex Francorum” olarak taltif eden krallara sâhipti. Peki bu ‘Frank’ kimdi, nasıl bir farkı vardı diğer Germen kabilelerinden? Eğer ortada bir ayrışma, farklılaşma mevcutsa bunu istediğiniz kadar gevşek ve birbiriyle bağı olmayan kabilelerin konfederasyonu olarak sayın, netice size bir tarafta Franklar olduğunu, diğer tarafta Gotların bulunduğunu, beri yanda Lombardların yer aldığını söyleyecektir. Bu, millet esâsına dayanmasa da Lâtin patentli bir kozmos olan Roma’nın ardı sıra başlayan bölünmenin kanımca, silik kabile-ulus imajlarıyla belirlendiğini gösterir.
Roma’da asal değeri taşıyan özellik bir millî âidiyet değil, Roma vatandaşı olmaktı. Caracalla herkese bahşetti bu nimeti; ama özellikle 5.yy.dan itibâren Avrupa haritasını parçalayan barbar toplulukları kimi zaman konfedere ve bir şefin otoritesine dayanan gevşek birlikler olsalar da – siyâsî anlamda – milletlerin Avrupa topraklarında bu târihlerden itibâren boy göstermeye başladığı düşünülebilir.
Özkırımlı’nın da belirttiği gibi bazı kuramcılar eski Yunan’ı ele alır (ama beğenmez). Anthony Smith, Yunan’da millî birliğin siyâsî değil kültürel olduğunu belirtiyor; fakat milliyetçiliğin veya millet fikrinin olması için siyâsî niteliği aramak gerekmez. Ayrıca eski Yunan, fazla dayanıklı olmasa da – ki, coğrafî dağınıklık bunun en önemli sebeplerindendir – birkaç defâ siyâsî birliktelikler de oluşturmuştur. Özellikle Pers Savaşları dönemi ve sonrasında o çağa dönük hâtırâların Yunan ruhunda ulusal titreşimler yarattığı muhakkaktır. Ayrıca Homeros’un derlediği epik destan geleneği ve M.ö. 8. yy.dan itibâren şehir devletlerini birleştiren Olimpiyatlar çok daha önemli bir olguyu, kültürel birliği ortaya koymaktadır.
Yahudilerin dinsel kimliğiyle millet kimliğinin birbirine karışmasını zorlaştırıcı bir olgu olarak kabul ediyor Smith; zira bu durum birbirlerine duydukları bağlılıkta hangi ögeyi ön plâna çıkardıklarını anlamayı güçleştiriyor ona göre. Bu da onları bir millet saymamak için yeterli değildir. Millet olgusunu nasıl dil, folklor, târih belirliyorsa din de önemli bir belirleyen olarak karşımıza çıkmaktadır. Jan Assmann’ın da ifâde ettiği gibi “etnik kökene süreklilik vermenin en etkin aracı din olmuştur” . Yahudi dini Yahudiler’e ‘o halkların’ tiksindirici geleneklerine uymaması gerektiğini söyleyen “ortopraksik” bir anlam yüklemiştir: kendi kendinelik, özgüllük .
Firavunlar Mısırının coğrâfî bütünlüğü etnik anlamda – katıksız olmamakla birlikte – türdeşlik içermektedir. Nubya’dan, Yukarı Mısır’dan Akdeniz’e kadar uzayan Nil havzası bir halkın yurdu gibidir. Bu konuda özellikle yasaların vatandaşlık kavramını içermemesi, ekonominin bölgelere ayrılmış olması, ticâret yapılmaması Smith’e göre millet olarak algılanmalarına engel oluşturuyor. Biz milleti 19.yy.da adının konmaya başladığı dönemlerdeki temel kültürel- ekonomik – siyâsî argümanları kullanarak 30 asır önce bulamayız. Yine Assmann, Tevrat’ın Tekvin bölümünden yaptığı “Mısırlılarla İbraniler birlikte yemek yiyemezler, bu Mısırlılar için korkunç bir şeydir” alıntısı dikkat çekicidir. Antikçağ yazarları Mısır’ın kapalılığı ve mesâfeli duruşundan sitâyişle bahsederken Mısır metinlerinde yabancıların temiz olmadığı yazılır. Assmann bunun özellikle Pers egemenliği döneminde milliyetçiliği geliştiren bir olgu olarak sivrildiğini belirtir . Mesele salt iktisat veya teknokrasi açısından değerlendirilmemelidir. Bu bir bilinç olayıdır ve nerede bir halk ve öteki varsa orada milliyetçilik düşüncesi keşfedilmeyi beklemektedir. İktisâdî açıdan değerlendirildiğinde eğer Mısır’da ticâret yoksa Asur’da Hitit’te vardı. (Mısır’da ticâretin olmadığının neye dayanılarak söylendiği belirtilmiyor; Hititler ametist, yeşim, turkuaz boyalı yünlü dokumalar, keten giysiler, tahıl vs. ürünlerin bir kısmını Mısır’dan sağlamaktaydı . Ayrıca Mısır, uzunlamasına bir ülke olduğu için merkezî bir otorite sağlamak amacıyla Memfis ve etrâfında yerleşme eğilimi göstermiştir .) Kaldı ki bu topluluklar hem siyâsî birlikteliğe sâhipti hem de üretim sâdece kendi kendini beslemeye yönelik yapılmıyordu. Dışsatım da söz konusuydu. M.ö. 2. binyılın ilk çeyreğinde Mezopotamya ile Asur arasındaki canlı ticâret bilinen bir gerçektir. Karum ve vabartum denilen ticârî istasyonlar bu alışveriş konusuna açıklık getiren buluntulara sâhiptir.
Her çağı kendi nesnel koşulları içerisinde değerlendirmek gerekir. Bununla birlikte özellikle milliyetçilik, millî devlet veya ulus devlet konularında tüm zamanlara teşmil edilebilecek belirli bir ölçüt îcâd etmek ve bu ölçütü yüzlerce asır içinde aramak doğru değildir. Milliyetçilik belli riyâzî gerçeklere bağlı olarak değil, bilinç düzeyinde aranması gereken bir kavramdır. Bilinç, târihsel art alandan beslenen her toplulukta bir kamusal aklın içine gömülü olarak durmaktadır. Bu, anımsama ve anımsanan târihi kullanma pratiğinden doğan bir bilinçtir. Bilinmektedir ki milliyetçiliğin en kuvvetli beslenme kaynağı târihtir. Buna dayanarak çok eski çağlara âit örnekler vermek ve bu soyut aklı milliyetçilik olarak yorumlamak da mümkündür. Mesela Hitit Kralı II. Murşil’in yıllıklarıyla (M.ö. 1320) geçmiş ilk kez târih yazımının konusu olmuş ve söz konusu metinler geçmişi belgelemekten çok onu kullanmaya dönük bir işlev görmüşlerdir . Mısır’dan çıkış, Babil sürgünü, Pers Savaşları, Kyros’un hayatı, Romulus’un kayboluşu ve sâir târihsel – mitsel anlatılar birbirinin benzeri rolleri üstlenmiştir. Batılı teorisyenlerin ayrı bir uzmanlık alanı olan Eski Çağ bilgisini yüzeysel olarak kullandıkları anlaşılmaktadır.
* * * * * * *
1K. Emiroğlu – S. Aydın; Antropoloji Sözlüğü, 2003, 590,593.
2 Ana Britannica, “Milliyetçilik”, 1989. C.16, 102.
3 E. Gellner; 1992, 8-9.
4 K. Emiroğlu – S. Aydın; age., 594.
5 Age., 594.
6B. G. Williams; “İsmail Gaspıralı’nın Mirasını Yeniden Yorumlamak. Kırım’ın Atatürk’ü mü, Rus İşbirlikçisi mi Yoksa Rusya İmparatorluğuna Pan-Türkçü Bir Tehdit mi?”
7B. Anderson; Hayali Cemaatler, 1995, 52.
8U. Özkırımlı; Milliyetçilik Kuramları, 1999, 168
9 B. Anderson; age., 19.
10 U. Özkırımlı; 1999, 75-96.
11 J. Assmann; Kültürel Bellek –Eski Yüksek Kültürlerde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik, 2001, 159.
12Age., 197, 222.
13Age., 180.
14 T.Bryce; Hitit Dünyasında Yaşam ve Toplum, 2003, 105-113.
15 J. Vercoutter; Eski Mısır, 2003, 23.
16 J. Assmann; age., 234.